To Write or not to Write and What to Write

#shortstories #thoughts #reflections

Türkçe

Türkçe 3: Darlanmak

people-2568886_1280

Darlanmak diye bir kelime vardır bazı ağızlarda. Sıkılmak, bunalmak, (genellikle) sebepsiz sinirlenmek/sinirlilik hali anlamlarına gelir. Aslında bunların hepsinin aynı anda olduğu duyguyu ifade eder sanki. Ben bu kelimeyi baya severim. Herkesin bazen de olsa yaşadığı bir durumu çok güzel ifade ettiği için.

Hepimiz darlanırız. Bazılarımızda daha uzun sürer bu, bazılarında daha kısa. Bazı insanlarda daha sık olur, bazılarında daha seyrek. Bazılarında belli durumlarda olur, bazılarında daha rastgele olur. Bazılarında gittikçe artar seviyesi, bazılarında şiddeti sabit kalır ya da azalır. Çeşidi de çoktur. Bazılarında daha öfkemsi bir şekilde çıkar ortaya, bazılarında daha çok bunalma şeklindedir. Darlanma bunların hepsini kapsayabilen ‘geniş’ bir kelimedir.

Bence bu yüzden, herkesin yaşadığı ama hem çeşitliliğinden hem de pek de direk fark edilemeyen bir duygu olmasından dolayı adını koyamadığı bu ruh halini iyi ifade eder. Yani, genişliğinden dolayı herkesi kapsar. Ve genişliğinden dolayı her insanın kendisini bulabileceği bir kelimedir. İnsanı ifade eder.

Bu kelime bizi ifade etmesine rağmen sevmeyiz biz darlanmayı ama. Sanki içimize bütün dünyayı koymuşuz da patlamaya hazır hale gelmişiz gibi bir his verir çünkü. Rahat değildir. Bazen nefes almayı da zorlaştırır. İçerdiği duygu hali pek iç açıcı değildir.

Pek çok insan bu yüzden ya darlandığını reddeder ya da bastırmaya çalışır. Çünkü zordur başa çıkmak darlanmayla. Ama bence doğru olan bu değildir. Her duygu gibi darlanmayı da yaşamamız gerekir. Mesela, öfke duygusu lazımdır. Haksızlıklara karşı öfke duyabilmemiz lazımdır. Hırs duygusu da lazımdır. Kötü kullanırsak bizi bitirir ama iyi kullanırsak ittirici güç olur. İş yaptırır. Darlanma da faydalı olabilir. Mesela bize bazen normalde yapamayacağımız radikal değişiklikleri yaptırır. Bazen o kadar darlanırız ki ‘Yeter be!’ diye aniden kesebileceğimiz alışkanlıklarımız olur. Darlanma bize bazen işte böyle cesaret verir. Bırakamadığımız kötü şeyleri sonlandırabilmek için bir cesaret.

Bu yüzden bence darlanmayı anlamak, onun ne zaman neden geldiğini ve neye karşı ortaya çıktığını anlamak gerek. Geldiği zaman da çok korkmamak lazım. Darlanma bize o cesareti vermek için (ya da başka her ne için gelmişse) onu verir ve gider. Darlanmanın derdi bizi alt etmek değil bizi geliştirmektir.

 

Türkçe 2: Kafesin içi ve dışı

Bu yeni bir hikaye değil. Yaklaşık 2.5 yıl önce yeniden başlattığım yazma alışkanlığımın ilk dönemlerinde yazdığım bir hikaye. Pek değişiklik yapmadım. Beni içinde hissettiğim döngülerden çıkarabilmesi için farkındalık/meditasyon uygulamalarına iyiden iyiye girmeye karar verdigim zamanlar.  Bu hikaye o sürecin gidişatını nasıl hayal ettigimi anlatıyor. Yani, doğrusunu söylemek gerekirse, bu süreç beklendiği gibi gitmiyor ama en azından daha iyi döngülerdeyim.

Caged-Bird-freed-300x251

Resim Kaynak: http://margaretblaine.com/you-are-a-buddha/

 

İçimde bir şey var. Özgür olmak isteyen. Özgür olması gereken. Kafesini kendi evi sandı uzun zamandır. Orada kurduğu dünyadan tatmin olarak. Ama bir kere kafasını birazcık çıkarmaya cesaret etti. Ve o zaman neyi kaçırdığını gördü. Bütün dünyayı kaçırdığını. Yaşamak için yaratıldığı dünyayı.

 

O şey bir de içeri baktı. Kendisi için kurduğu dünyayı gördü. Geçmişi ve bugünüyle dolu. Geleceğinin de orada olduğunu sanmıştı. Ama sonra dışarıdaki büyük dünyayı gördü. O büyük dünyada tanıdık gelen bir şeyler vardı. Sanki o büyük dünya yıllardır yana yana aradığı şeydi.

 

Ve sonra o şey, kafesinde nasıl hissettiğini hatırladı. Özgürlük için can atışını. Sanki orası evi değilmiş gibi. Neden kendi evinde kapana kısılmış gibi hissediyordu? Evini evi değilmiş gibi hissetmek mümkün müydü? Yeni bir ev mi denemeliydi? Büyük dünyayı belki?

 

Sonra, kafasını tekrar çıkardı. Yine orasının, yani dışarıdaki dünyanın, kendi gerçek evi olduğunu hissetti. Geleceğinin orada olduğunu. Bir cesaretle, küçük ayağını da çıkardı ama ikinci ayağını çıkarmaya cesaret edemedi. Hemen içeri gitti. Hep içinde yaşamış olduğu o dünyaya.

 

Ama hala bir yanlışlık vardı. Rahatsız edici bir şeyler. Bu duyguyla yeniden karşılaşınca, daha fazla cesaret etmek istedi. Yine, kafasını ve ayağını çıkardı. Sonra, ikinci ayak da geldi. Titreyerek. Etrafa baktı, uçmaktan korkarak. Arkasında, baştan aşağıya bildiği ev vardı, ya da o öyle sandığı, ama kafese kısılma hissi de vardı. Önünde, bilinmeyen ama bir şekilde tanıdık gelen o dünya vardı, bütün genişliğiyle. Ve bir şekilde, bu yeni dünyaya gitmeye karar verirse geri dönmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden, kanatlarını kaldırdı ve çırpmaya başladı. Sonra, ayaklarını yerden kaldırdı.

 

Şimdi uçuyordu. Etrafa baktı. Aşağıya baktı. Etrafa baktı. Aşağıya baktı. Etrafa baktı. Aşağıya baktı. Bu yer özgürlüktü. Bu yer kapana kısılmışlık hissi vermiyordu. Bu yer doğru geliyordu. Bu yeni yer o şeye yeni bir his verdi. Geçmişinin, gününün ve geleceğinin bağları yoktu artık. Onlara değil, kendine yakındı.

 

Sonra o şey aşağıya baktı ve eski tanıdık evini gördü. Geriye mi gitmeli diye düşündü. Gitmek istemediğini biliyordu. Ama burada her şey belirsizdi. Özgürlük olduğu kadar bilinmezlik de vardı. Çok yükseklerdeydi burası, bağlardan bağımsız. Ama o nereye gideceğini bilmiyordu. Ve aslında tamamen özgür de değildi. Hala eski evini istiyordu, çünkü o bilinendi. Hala onu kendisine çeken bağları vardı.

 

Havada yükseklerde asılı kalmak. Asılı kalmak ve yönsüzlük. En kötü karar kararsızlıktan iyi miydi? Belirsizlikten korunmak için geri mi gitmeliydi? Bütün bu cesaret adımları ne içindi? Eskiye geri gitmek için mi? O kapana kısılmışlık fikrine geri gitmek için mi?

 

O şey bir an kafasını kaldırıverdi bu kadar belirsizliğin içinde. Yukarıya baktı. Ve bir yön gördü. Orada bir ışık vardı. Orada kendisi gibi şeyler vardı, huzurlu bir şekilde havada gezinen. Ama orası çok yukarıdaydı. Cesaret etmeli miydi? Yukarı çıkmalı mıydı? O şeyler oraya nasıl çıkmıştı?

 

Görünüşe göre bir cesaret adımı daha gerekiyordu. O şey kafasını kaldırdı, ayaklarını gerginleştirdi ve kanatlarını daha sert ve daha hızlı çırpmaya başladı. Şimdi yukarı gidiyordu. Diğer arkadaş şeylerin uçtuğu yere. Yolda bile huzur vardı. O şey oraya ulaştığında nasıl hissedeceğini hayal etti. Ve gülümsedi.

Türkçe 1: Amcamın vefatı üzerine

Belki ilk Türkçe yazımın böyle bir hüzünle başlamasını istemezdim ama öyle denk geldi. Kader işte.

 

Bir insanın harika bir insan olduğunun en büyük göstergelerinden birisi onun hayatından çıktığı andaki hissettiğin şeylerdir bana göre. İlk tepkin. Aklına ilk gelen şeyler.

 

Bunun böyle olduğunu hep düşünürdüm ama ne demek olduğunu tam kavrayamamıştım, daha düne kadar. Dun uçak aktarmasında iken amcamın vefat haberi geldi. Uçağa mı koşayım, habere mi üzüleyim bilemedim. Elimden gelse bir köşeye çekilip ağlamak en çok yapmak istediğim şeydi o anda. Uçağa koştum ama gözlerim dolarak. Normalde uçmayı severim, çok severim, ama o uçuş içim yanarak geçti. O anda ağlayamamanın verdiği ağırlıkla savaştım yolculuk boyu. İnsan hayatinin eninde sonunda sona ereceğini biliyoruz. Ama her sona erme yine de hüzün veriyor, yıkıyor çoğu kez.  Hele de böyle sevdiğin bir insan olunca. Hele de böyle iyi bir insan olunca.

 

 

Haberi ilk aldığımda yaşadığım bu hüznün yanında bir de aklımda onunla hatıralarım dolaşıyordu. Amcamın çocukken bizi sürekli güldürdüğü zamanlar. Onu evinde ziyaret ettiğim zamanlar. Onun memleketimize gelip de bizi eğlendirdiği zamanlar. Amcamı hep böyle güldüren, neşeli, iyi bir insan olarak bildim. Hep de öyle bileceğim. Bende bıraktığı tek hatıra türü bu çünkü. Başka şekilde tanımadım onu. Güzel yaşadın amca, o yüzden bize de güzel şeyler yaşattın.

 

Şimdi bunu yazarken ancak ağlayabiliyorum. O karmaşa içinde ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi bilemeden koşturmanın sonucu olarak biriken gözyaşları ancak akabiliyor. Allah rahmet eylesin amcam. Mekânın cennet olsun. Diyeceklerim bu kadar.

 

%d bloggers like this: